Sınırlar ve değerler toplumsal yaşamın ortak zeminini oluşturuyor. Ortaokul dönemi ise çocukların yalnızca kuralları öğrenmekle kalmayıp, bu kuralların arkasındaki anlamı sorgulamaya başladıkları; güç, adalet ve sorumluluk kavramlarını içselleştirdikleri belirleyici bir gelişim dönemini ifade ediyor. Çocukların ve ergenlerin güç, değer algısı ve sınırlarla kurdukları ilişki, hem bireysel kimliklerinin hem de toplumsal duruşlarının temelini oluşturuyor. Bireyin gücünü doğru kullanabilmesi ve haksızlıklar karşısında sağlıklı bir duruş sergileyebilmesi, ancak içselleştirdiği değerlerle mümkün hâle geliyor.
Bu yazıda, Sezin Topluluğu ile Porta Danışmanlık iş birliğinde gerçekleştirilen “Eksik Fazla Ebeveynlik Seminerleri” serisinin ortaokul buluşmasından ve Uzman Psikolog Serkan Kahyaoğlu’nun paylaşımlarından ilhamla; sınırlar ve değerler ekseninde bireyin gelişim sürecini ele alıyoruz. Çocukların yalnızca ne yaptıklarını değil, neden ve nasıl karar verdiklerini anlamaya odaklanırken gücün farklı yüzlerini, şiddetin bireysel ve ilişkisel boyutlarını ve barışın nasıl inşa edilebileceğini birlikte düşünmeye açıyoruz. Kimlik ve kişilik gelişiminin psikososyal kaynaklarını inceliyor; doğru ve yanlış davranışı yalnızca bireysel bir mesele olarak değil, ben, sen ve toplum dengesi içinde değerlendiriyoruz.
Gücün İki Yüzü: Sorumluluk ve Şiddet
Çocukluk ve ergenlik döneminde güç kavramı çocuklar tarafından çoğu zaman baskı kurmak ya da üstün gelmek üzerinden algılansa da, belirleyici olan gücün nasıl kullanıldığı oluyor. Bu farkın erken yaşta anlaşılmaması, şiddetin farklı biçimlerde ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.. Çünkü şiddet yalnızca fiziksel değil; psikolojik, ekonomik, cinsel, dijital ve ayrımcılık temelli pek çok alanı içeriyor ve çoğu zaman bu şiddet türleri aynı anda var olabiliyor. Özellikle yok sayılma, sürekli ayrımcılığa maruz kalma ve değersiz hissettirilme gibi deneyimler, çocukların iç dünyasında biriken gerilimi artırarak şiddetin zeminini oluşturuyor. Bu nedenle bireyin gücünü doğru kullanmayı anlaması ve içsel değer yargılarını sağlıklı bir şekilde geliştirebilmesi kritik bir rol oynuyor. Uzman Psikolog Serkan Kahyaoğlu güç kavramının sağlıklı bir şekilde algılanmasının önemini şöyle vurguluyor:
“Güç tek başına olumlu ya da olumsuz değildir. Onu anlamlı kılan, nasıl kullanıldığıdır. Bir çocuk gücü korumak, desteklemek ve adalet sağlamak için de kullanabilir; baskı kurmak ve zarar vermek için de. Bir çocuğun sürekli görmezden gelinmesi, değersiz hissettirilmesi ya da dışlanması da şiddettir. Üstelik bu tür şiddetler çoğu zaman görünmez olduğu için daha derin izler bırakıyor. Sürekli dışlanan, yok sayılan ya da haksızlığa uğradığını düşünen bir çocuk, bu duyguyu ya dışa vuruyor ya da içine yöneltiyor.”
Ebeveyn Tutumları ve Güç Algısının Oluşumu
Gücün nasıl deneyimlendiği, büyük ölçüde çocuğun maruz kaldığı ilişki biçimleriyle şekilleniyor. Çocuklar gücü, kendilerine nasıl davranıldığını deneyimleyerek öğreniyorlar. Bu nedenle ebeveyn ve yetişkin tutumları, çocuğun gücü nasıl algılayacağını ve kullanacağını belirleyen en güçlü etken modellerden biri oluyor.
Bu çerçevede ebeveynlerde öne çıkan temel tutumlar, çocuğun sınır ve değer algısını doğrudan etkiliyor:
• Tavizkâr tutum: Sınırların belirsiz olduğu, çocuğun merkezde konumlandığı bir yapı sunuyor. Bu durum kısa vadede rahatlık sağlasa da, çocuğun gerçek yaşamla karşılaştığında zorlanmasına neden olabiliyor.
• İlgisiz tutum: Rehberliğin olmadığı bu yaklaşımda çocuk, yönünü kendi başına bulmaya çalışıyor. Bu süreçte çocuğun yanlış değerler geliştirme ve gücü olumsuz kullanma riski artıyor.
• Baskıcı tutum: Kontrol, ceza ve korku temelli bu yaklaşımda çocuk ya bu baskıyı içselleştiriyor ya da fırsat bulduğunda aynı gücü başkaları üzerinde kurmaya çalışıyor.
• Yetkin tutum: Sınırların net ama esnek olduğu, iletişimin sürdüğü dengeli bir yaklaşımı temsil ediyor. Çocuk bu ortamda hem korunuyor hem de sorumluluk almayı öğreniyor. Ebeveyn çocuğuyla destekleyici, dayanışmacı, eşitlikçi ve hakkaniyetli bir ilişki kuruyor. Etik davranışların, adalet duygusunun ve karşılıklılığın modelini sunuyor. Sürdürülebilir ve ulaşılabilir bir otorite olarak çocuğun eleştirel düşünme becerilerini geliştiriyor ve sağlıklı bir güç algısının oluşmasına zemin hazırlıyor.
Şiddeti yalnızca bir davranış olarak değil, çocukların yaşadıkları ilişki deneyimlerinin bir çıktısı olarak görmek gerekiyor. Çocukların güçle kurdukları ilişki, bireysel bir mesele olmaktan çok, içinde büyüdükleri ilişki ikliminin bir yansıması oluyor. Kendini değerli, görülmüş ve adil bir ortamda hisseden çocuklar, gücü bir üstünlük aracı olarak değil, sorumluluk ve denge unsuru olarak kullanmayı öğreniyor.
Şiddetle Mücadele ve Barışın İnşası
Şiddetle mücadele; yalnızca anlık müdahaleyi değil, öncesinde önleyici yaklaşımların uygulanmasını ve sonrasında destek ile takip sürecinin kararlılıkla sürdürülmesini kapsayan bütüncül bir yaklaşım gerektiriyor. Şiddet yalnızca bireysel bir problem değil; sosyal, kültürel ve öğrenme temelli dinamiklerle şekillenen bir olgu. Çocuğun gelişim sürecinde içselleştirilmiş bir değer sistemi oluşturulmadığında, “başkaları yapıyorsa ben de yapabilirim” düşüncesi kolaylıkla gelişiyor; bu nedenle eleştirel düşünme becerilerinin desteklenmesi ve değerlerin çocukla iletişim kurularak birlikte inşa edilmesi kritik önem taşıyor.
Serkan Kahyaoğlu’nun ifadesiyle:
“Hiçbir tutum bir anda oluşmaz; bir örüntüdür ve maruz kalınan içerik ile deneyimlerin niteliği davranışın yönünü belirler. Özellikle sosyalleşme alanları sınırlı olan ve alternatif deneyimlerle dengelenmeden yoğun biçimde şiddet içeriklerine maruz kalan çocuklarda risk artıyor. Eğer çocukların kendi iç ölçütleri gelişmezse, dış dünyanın normlarını referans alıyorlar; bu da onları kolayca yönlendirilebilir hâle getiriyor.”
Bu nedenle barışın inşası, yalnızca şiddetin yokluğu ile değil; tutarlı, adil ve yaşanan değerlerin inşasıyla mümkün oluyor.
Kimlik ve Kişilik Gelişiminde Psikososyal İhtiyaçlar
Kimlik ve kişilik gelişimi, çocuğun içinde bulunduğu ilişkiler ağı ve deneyimleriyle şekilleniyor. Bu süreç, psikolog ve akademisyen Lawrence Kohlberg’in tanımladığı ahlaki gelişim basamaklarıyla da paralel ilerliyor: Erken çocuklukta ceza ve ödül odaklı “gelenek öncesi düzey”, ardından gelişen kişilerarası uyum, normlar ve kuralların önem kazandığı “geleneksel düzey” ve nihayetinde lise çağına erişen bireyin adalet, hak ve evrensel değerler üzerinden değerlendirme yapabildiği “gelenek ötesi düzey”. Ancak bu gelişim yalnızca bilişsel bir süreç değil, aynı zamanda duygusal ve ilişkisel bir inşa süreci. Bir çocuğun kimliği, ona anlatılanlardan çok, ona nasıl davranıldığıyla şekilleniyor; kendisiyle ilgili algısı, aldığı geri bildirimler, kurduğu ilişkiler ve deneyimlediği duygularla oluşuyor.
Bu nedenle sağlıklı bir benlik gelişimi için bazı temel psikososyal ihtiyaçların karşılanması gerekiyor:
• Aynalama (gerçekçi geri bildirim): Çocuğun güçlü ve gelişime açık yönlerinin abartısız ve dürüst bir şekilde yansıtılması; yalnızca başarıların değil, gelişim alanlarının da güvenli bir dille ifade edilmesi.
• İdealizasyon (olumlu davranışı destekleme): Paylaşımcılık, empati ve sorumluluk gibi değerlerin görünür kılınması ve teşvik edilmesi.
• Özdeşim (bağ kurma): Çocuğun kendini ait hissedebileceği ilişkiler kurması ve model alabileceği yetişkinlerle temas etmesi.
• Çok yönlü deneyim alanları: Akademik alanların yanı sıra sanat, spor ve sosyal etkinliklerle kendini ifade edebilme fırsatlarının sunulması.
Çocuklar kendilerine nasıl bakıldığını içselleştiriyor. Onlara tuttuğumuz ayna, onların kim olduklarını nasıl algılayacaklarını belirliyor.
Doğru ve Yanlış: İç Pusulanın Oluşumu
Çocuklar başlangıçta doğruyu ve yanlışı dış kurallar üzerinden öğreniyor. Ancak zamanla bu kuralların içselleştirilmesi gerekiyor. Aksi hâlde çocuk, davranışlarını yalnızca toplumsal etkenlerle şekillendirebiliyor ve riskli durumlar açığa çıkabiliyor. Bu alanda ebeveyn “üç evet” testiyle değerleri belirlemede faydalı bir örnek oluşturarak çocuğun gelişimine destek olabiliyor.
Bir davranış değerlendirilirken o davranışın bireye, ilişkiye ve topluma nasıl etki ettiğine bakmak gerekiyor. Bu bakış açısının içselleştirilmesi, çocukların çok boyutlu düşünmesini sağlıyor. Kendini merkeze alırken başkalarının haklarını da gözetebilen bir denge kurabilmek, değer gelişiminin temelini oluşturuyor.
Değer ve Sınırların Gelişiminde Geri Bildirimin Önemi
Çocuklarla kurulan iletişimde değerlerin içselleşmesi ve sağlıklı sınırların oluşması, nasıl geri bildirim verdiğimizle doğrudan ilişkili. Bu noktada, davranışa yönelik geri bildirim ile çocuğun kendiliğine yönelik yaklaşımı ayırt etmek önem kazanıyor. Davranış üzerinden konuşmak, olumlu ya da olumsuz, çocuğa yön gösteren, sınır koyan ve değer kazandıran işlevsel bir araç. Örneğin “Arkadaşının parasını almak doğru değil” ifadesi davranışı hedef alıyor, çocuğun benliğini zedelemiyor. Buna karşılık çocuğun kişiliğini hedef alan değerlendirmeler, özellikle olumsuz olduğunda, kendilik algısında kalıcı etkiler bırakabiliyor.
Serkan Kahyaoğlu’nun da vurguladığı gibi: “Bir çocuğa verilebilecek en önemli destek, onun olduğu hâliyle kabul edilmesi ve kendini keşfetmesine alan açılmasıdır. Çocuklar, kendilerine nasıl yaklaşıldığını içselleştiriyor; bu yüzden eleştirinin kişiliğe değil, davranışa yönelmesi gerekiyor. Haklarını bilen, kendini ifade edebilen ve sorgulayabilen bireyler yetiştirmek; hem bireysel hem toplumsal düzeyde sağlıklı bir yapı kurmanın temeli.”
Sorumluluk ve Yetkinlik: Güçlü Birey, Güçlü Toplum
Güçlü bir bireysel gelişim için çocuğun yalnızca ne düşündüğünü değil, nasıl düşündüğünü algılaması da önem kazanıyor. Eleştirel düşünme; bir durumun gerçekten toplumsal yarara hizmet edip etmediğini, sürdürülebilir olup olmadığını sorgulayabilmeyi içeriyor. Çocuklarla kurulan açık ve saygılı diyaloglar; “Ne istiyorsun, neden istiyorsun ve bunu nasıl yapacaksın?” gibi sorular, onların hem haklarının farkında olan hem de sorumluluk alabilen bireyler olarak gelişmelerini destekliyor. Çünkü kendini değerli hisseden, sesi duyulan ve düşüncesi önemsenen çocuklar; haklarından vazgeçmeyen, kendini ifade edebilen ve hem usul hem esas açısından doğruyu gözetebilen bireyler olarak güçleniyor. Sınırlar ve değerler, açık iletişim, ilgi ve eleştirel düşünce etrafında şekillendiğinde çocukların önüne konulan engeller değil; onların ebeveynleriyle birlikte oluşturduğu bir yol haritası oluyor. Açık iletişim ve sorumlulukla değer yargıları şekillenen çocuklar, doğruyu yalnızca bilen değil, ifade edecek cesarete de sahip olan bireylere dönüşüyor. Çocukların; haklarını bilen, sorumluluk alabilen ve kendi değerlerini ifade edebilen bireyler olarak yetişmesi, daha adil ve barışçıl bir toplumun temelini oluşturuyor.


Bir yanıt yazın